TENCERE DİBİN KARA (Berat ARSLAN)

Ramazan ayında arkadaş, eş dost meclislerinin vazgeçilmezidir “İftarda ne var, ne yiyeceğiz? muhabbeti.Nezaman arkadaşlarla bir araya gelinse konu illaki oraya doğru evrilir. Sanki ortak karar verilmiş gibi akşamki iftarın planlaması konuşulur. Herkes önce çorba ile midesini yumuşatır, sonra ana yemeğe geçer ve en sonunda da tatlı ile iftarını bitirir. Ortamda bulunan kim varsa herkeste arkadaşın yaptığı bu sıralamayı onaylar. Çünkü Türk iftar kültürünün sıralaması aşağı yukarı bu şekildedir. Bazı bölgesel farklılıklar gösterse de iftarımız yaptığım sıralamayı takip eder. Tabi sonrasında  hafif demli içilen çay da iftara nokta koymak anlamına gelir. Yemek- çay işi bitince de teravih hazırlıkları için yenilen o kadar yemeğin ağırlığına rağmen kalkılıp hazırlıklara başlanır.

 Elbette yukarıda yazdığım tüm sıralamaların başını annelerimizin ,eşlerimizin gün boyu “ iftara ne pişirsem ki?” sorusuna buldukları cevap çeker. Sorunun cevabını ta sahurda aranmaya başlar. Gecenin bilmem kaçında yapmış oldukları sahur hazırlıkları yetmezmiş gibi, birde akşamki iftar menüsünde nelerin olacağını düşünür dururlar ;“şunu yapsam büyük yemez, şu çorbayı yapsam eşim beğenmez” sarmalı içerisinde. Sahurdan başlayıp iftara kadar uzanan bu süreçte o cevaplarla kadar boğulurlar ki iftarda hazırladıklarından neredeyse ağızlarına doğru düzgün bir şey koymaz hale gelirler. Sanki gün boyu neler yapacaklarını düşünmek doymaları için yetmiştir.

Halbuki görünürde ne kolaydır yemek yapmak. Küçük bir tencere içerisine soğanı, salçayı, sebzeleri ve biraz da suyu koyup ocağın üzerine bıraktın mı bir saate oluverir yemek. Tencere içerisine koyduğumuz malzemeleri birkaç kez çevirdiğimizde belli zaman sonra yemeğimiz hazırdır. Yani aslında ateşin üzerindeki tencerenin içerisine neyi koyarsak bize yemek olarak dönecektir. Sonuçta yemek yapmak  bu kadar basit bir denklemdir. Burası  yanlış anlaşılmasın annelerimizin, eşlerimizin emeklerini hor gördüğüm için demiyorum. Demek istediğim yemek yapma mantığının bu olduğudur. Yoksa tabi ki emek olmadan yemek olmaz. O tencereye konulacak malzemelerinin neler olacağını, ne kadar pişeceğini ve ne zaman sunulacağını planlamak büyük emek gerektirir.

Aslında yazıya başlama sebebim iftar menüsü hazırlamak değildi. Biraz acıkmış olduğum zamana geldi galiba ki girişim böyle oldu:) Elbette düşündüğüm tek şey yemek, iftar sofrası değildi. Girişte tencereden falan bahsedince aklıma Ramazan ayının içerisinde bir gün evin bahçesinde iftara yakın bir zamanda büyüklerle oturduğumuz bir vakitte amcalardan birisinin iki elini birleştirip “işte insanın kalbi bu çukur gibidir. İçine neyi koyarsa ötekiler sığmaz, dökülür” dediği geldi. O an ki çocuk aklımla amcanın gösterdiği o yuvarlağı küçük bir tencereye benzetmiştim. Hatta “Beden tenceresi” diye de isim koymuştum. Nasıl ki yemek tencerelerine neyi koyar isek pişirip güzel bir yemek olarak önümüze getiriyorsa beden tenceremize de neyi koyarsak onu pişirip önümüze sunar diye tasvir etmiştim. Öyle ki bedendeki bu küçük tencerenin içine neleri koyabileceğime kadar hayaller kurmuştum. Avuçlarıyla kalbi tasvir eden amcanın anlatımları devam ederken Yaratıcının yerleştirdiği herkesin kalp benim ise beden tenceresi dediğim bu ufak harikuladeye hayranlığım gittikçe artıyordu. İçerisine sınırsız sevgilerden uçsuz bucaksız merhametlere, bitmeyen hırslardan yürek burkan acılara kadar insani tüm duyguları alan kalbi anlamaya çalışıyordum. Amcanın tabiri ile “ sağ elimizin yumruğu kadar” olan bu şaheserin vazifesini hayranlıkla dinliyordum.

Beden tenceresi?

Nedir o?

Ne işe yarar?

İnsan Sevgisi; tenceremize konulamayacak şey midir?

O duyguyu beden tenceremizde mis gibi pişirip çevremizdekilere sunsak mükemmel bir davet olmaz mı yani?

Alçak gönüllülük; kalbimizin alamayacağı şey midir?

Ruhumuzla yoğurup kalp tenceremizde pişirsek eşimizin dostumuzun karnının doyuramaz mı?

Saygı, hürmet, hoşgörü, kabullenme, dünya sevgisinden uzak durma vesaire vesaire. Tüm bunlar yüce Yaratıcının içimize yerleştirdiği “beden tenceremize” sığmayacak şeyler mi? Elbette HAYIR. Kalbin sonunun olmadığını öğrendiğim o gün bugündür kalp ile ilgili hiçbir şeye şaşırılmaması gerektiğini biliyorum. Onun nelere kadir olduğunu, onun düzeldiğinde tüm bedenin de düzeldiğini çok iyi öğrendim. Tencere misali içerisine neyi koyar isek bize onu sunduğunu da tabi. Nasıl ki mutfak tenceremiz için pazardan sebzelerin iyisini, tazesini; kasaptan etin yağsızını seçiyoruz isek beden tenceremiz içinde aynısı yapmamız gerektiğini görüyorum. Bize, çevremize, topluma ve nesillerimize zarar verecek her türlü olumsuz duyguyu bertaraf edip kalbimizi sıcacık, rahmani hasletlerle doldurmamız gerekiyor. Ki insan isterse güzele, iyiye yönelir, kalbini bu güzelliklerle doldurur. Önüne nasıl bir yemek çıksın istiyorsa tenceresine onları koyar. Şimdi düşünelim. Ramazan boyunca mutfak tencerelerimize neler koyabileceğimizi düşündüğümüz kadar beden tenceremize neleri koymamız gerektiğini düşünüyor muyuz? Her şeyden daha kıymetli bu tencereye, neler yerleştirebiliyoruz?

Bu arada tenceremizi de kötülüklerle kirletmeye başladığımızda mutfak tenceresinde olduğu gibi kirlerin kalıcı olmaması için hemen yıkamalıyız. Onun temizlik ilacı da tövbedir. İsteyerek veya istemeyerek oluşan kötülükleri bir daha yapmamak sözüne istinaden tövbe temizler. Beden tenceremiz tövbe sayesinde ilk günkü temizliğine kavuşur. Böylece temiz bir kalp ile hem biz hem de çevremizdekiler huzur bulur.

  Beden tenceremize temiz bakmak niyetiyle…

Selam ile…

Berat ARSLAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir