ANLAMSIZLIK HAPİSANESİ DİPSİZ KUYU BASTİANİ VE BİTMEYEN SORULAR (Salih Baltasar)


Bu yazıya başlık bulmakta ve düşündüğüm başlıklara karar vermekte zorlandığımı itiraf
etmeliyim. Drogo’nun anlamsız bekleyişleri gibi vakit kaybetmemek için hızlıca yazıp bitirdim
derken “Kader Çıkmazı ve Umutsuzluk” veya “Pişmanlıklar” tarzı kelimeler de zihne hücum
etmiyor değil. Daha yazının başındayken Bastiani Kalesi’nin karanlık penceresinden uzak
boşluklara bakanlar gibi hissetmeye başladık bile.


Kitabı bitirip kapağı kapattığımda olay örgüsünü oluşturup kafamda klasik bir analiz
yaparım diye düşünmüştüm ancak asıl mevzunun olaylar değil kitabın tamamına gömülmüş
olan acı testere misali rahatsızlık veren bir şeyleri kaçırdığımı düşünerek kitabı ikinci defa
okuma ihtiyacı hissettim. Bu eseri konuşurken “spoiler vermeyelim” meselesini aşıp olayları
bir kenara bırakarak hayatı sorgulatan ve iç acıtan “keşkeler”le dolu sayfaların genelini
haykırmak lazım. “Dün geçti, yarın meçhul; gün, bugündür” diye riskler alıp hayata
değişikliklerle başlamak isteyen okuyucular şunu söylemiştir: Coğrafya, kaderdir. Ama bu
sayfalar dillere pelesenk olmuş bu sözü bir adım daha ileri götürerek “Karakter, insanın
kaderidir.” (Heraklitos) dedirtiyor.


İç karartan dipsiz bir kuyu Bastiani Kalesi’nde ikilemler yaşayan ana karakter Giovanni
Drogo, hayatının en güzel yıllarında ve genç yaşında geriye dönüş için kesin kararlar veremez.
Kaleyi bir türlü terk edemez. En fazla dört ay kalacağını düşünür. Ancak şu nedenlerle Bastiani
Kalesi’nde yıllarını tüketir.


 Kabuğunu kıramadığı tekdüze hayat
 Askerliğin verdiği anlamsız kibir
 Umutsuzluğun getirdiği boşluk


Kuş uçmaz, kervan geçmez bir boşlukta karanlık dev bir hayalet olan Tatar Çölündeki sınır
boyunu bekleyen kahramanımızın durumu, sürekli üstünü örttüğümüz veya cesaret
edemediğimiz iki şeyi sorgulatıyor:


 Hayatın anlamını ve
 Kader mevzusunu


Neleri yapmadım? Niye buradayım? Kader üzerindeki gücümüzün ölçüsünü ve çaresizliğimizi
sorgulatıyor. Gençliğinde uzak, zor şartların bulunduğu yerlerde göreve başlayan öğretmenin
durumu ve tayin için ilk çırpınışları, okuyucunun hafızasında tekrar canlanmıştır. Gittiğim yeri
müspet yönde değiştireceğim, hayatıma ve mekânıma renk katacağım diyen bir öğretmen
olarak başlayıp Drogo gibi erken pes eden ve var olana hızlı uyum sağlayan çoğunluktan bir
fert olarak aşağıdaki iki soruyu elbet bir gün kendimize soracağız:


Ne için yaşıyorum?
Nasıl yaşıyorum?


Drogo bunları başta düşünseydi ve kalenin monotonluğunu yıkıp renkli ve farklı bir hayata
başlayarak çöldeki belirsizliği veya hiç olmayan düşman hayalini fark edebilir miydi?
G.Drogo’nun asıl düşmanı çölden bekledikleri değil, hayatını ve mizacını tekdüzeye koyan
anlamsız boşluktur. Yani yazarımız Dino Buzatti, asıl çölün içimizde başlayıp hayatımızı ve
beynimizi ihâta eden şeyler olduğunu belirtir. Kitabı okurken kendi hayatımızı, emeklerimizi
hangi çöllerde, hangi Bastiani’de israf ettiğimizi düşünüyoruz. Yazar bunu özellikle son
bölümlerde satır aralarına yüzümüze vuruyor. Buzatti, asında elimizden tutup bize kalenin
penceresinden çölü göstererek içimizdeki pişmanlıkları izlettiriyor. Psikolojik olarak içinde
kıvrandığımız geçmiş ve gelecek kaygılarıyla sürekli kaçtığımız veya korktuğumuz şeyleri
önümüze seriyor. Bir eylül sabahı genç bir teğmenin yola çıkmasıyla başlayan hikâye, kitaptaki
metaforların merkezinde olan kara delik misali ucûbe Batiani Kalesi’ne girmesiyle başlıyor diye
düşünürken XIII. bölümden sonra aslında hikâyenin hiç başlamadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Bastiani Kalesi’nde kendini nelerin beklediğini bilemeyen tecrübesiz teğmen, kitap bittiğinde
bile ne yapacağını bilmiyor.


İlk ve son cümle geleneğini Tatar Çölü’nde uygulayalım.
Giriş: “Subay olarak mezun olan Giovanni Drogo, üniformasını giyip ilk atandığı Bastiani
Kalesi’ne gitmek üzere kenti bir eylül sabahı terk etti.”
Son cümle: (son bir gayretle üniformasını düzelten Drogo) “Sonra karanlıkta, hiç kimsenin
kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen, gülümser.” İşte aradaki farksızlıkların simgesi
G. Drogo, sürekli erteleme, kararsızlık ve belirsizlikler yüzünden adını bir türlü koyamadığı
“HAYAT”ı bekliyor. Önce iki gün, sonra dört ay diye beklerken ömrünün bittiğini fark edemiyor.
Kitabın sonundaki son gülümsemenin bu duruma bağlı pişmanlığın verdiği bir acıma
tebessümü olduğunu düşündürüyor. “… Drogo bir an için, ruhunun o ağır yükünün gözyaşları
içinde eriyip gideceğini zannetti. İşte tam o anda, uzak yerlerden gelen yepyeni bir düşünce
(ölüm fikri) apaçık ve korkunç bir şekilde ortaya çıkıverdi. Drogo, zamanı durduruvereceğini
zannetti. Bir büyü bozulmuş gibiydi… Drogo yolun sonuna gelmişti; işte gri ve tekdüze bir
denizin bomboş sahiline varmıştı artık…” diyerek yazarımız aslında bütün olayı özetliyor.
Var olan durumu kabullenmek, kendine fetvâ çıkaran mücrim gibi insanı mantık
uydurmaya zorluyor. İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlıyorsun.
Tekdüzeliği, var olan sistemi kabul ederek ve sınırını denemediğimiz irademizin gücünü
bastırarak aslında kendimizi öldürüyoruz. Şöyle izah edelim:

Hayatı monoton ve risk almadan yaşarsak belli bir süre sonra ÇÖL veya ÇÖLLEŞME
başlıyor. Umut bitince maddi ve manevi rahatsızlıklar da baş gösteriyor. Karakterin durumu
bizi iki ana soruya götürüyor: Kaderimiz mi bizi seçiyor? Biz mi kaderimizi seçiyoruz?
Kitabın ilk ve son kısmını (I–XXX) okuyunca “Kabuğunu kıramayan birinin basit ve
korkak hayallerin sonunda yaklaşan ÖLÜM korkusunu” yaşayan karakteri adeta hissediyoruz.
Hayatı, mevcut düzeni ve hususiyetle de “KADER”i sorgulatan bu kitapta herkes kendinden bir
parça buluyor. Tecrübeler mi, karakter mi, coğrafya mı derken hayallerin yok olup gittiğini
hissediyoruz. Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum isimli filmindeki sözü akla getiriyor: İnsan
büyüdükçe hayâlleri küçülür mü?


Herkes pişman olacak ama en az pişman olacaklar, mantık çerçevesinde cesurca
hayallerinin peşinden koşan kişiler olduğunu hissettiren kitabın sonundaki pencereden dışarı
bakış, üniformayı düzeltirken gösterilen pişmanlık ve ölüm korkusu halleri, Abraham
Maslow’un kendini gerçekleştirmiş bireylerin ihtiyarlık zamanında oluşturdukları “vicdanî
rahatlık” tespitine bir kez daha hak veriyoruz. Ölüm yaklaştığında bile keşke “Angustina gibi
sağlam, güzel ve genç ölseydim, diyor. Çünkü kemikleri fırlamış, derisi solmuş bedeniyle
göçmek Drogo’ya çok zor geliyordu.” (s.231)


“Bu arada, masanın karşısındaki duvar saati yaşamı öldürmeye devam ediyor ve
albayın zayıf, yılların kuruttuğu parmakları, hiçbir ihtiyaç yokken, inatla gözlük camlarını
siliyordu” (s.113) Günlerin, yılların, ölümün yaklaşması, nöbet değişimleri ve duvar saati
betimlemeleriyle Buzatti’nin “zaman” kavramı, Tanpınar’ın satırlarını; Cahit Sıtkı’nın
mısralarını hatırlatıyor. Eserde zaman mefhumu iki farklı şekilde akıyor. Biri rahatsızlık veren
ve bir türlü geçmek bilmeyen hâller, diğeri de fırsatları göz ardı eden pişmanlıklar. Betimleler
ve satırlardaki atmosfer, Peyami Safa ve Refik Halit’in beraber yazıp Nuri Bilge Ceylan’ın ise
yönettiği bir filmin tadını veriyor gibi.


D. Buzatti sade anlatımıyla ertelemenin hayatı kaçırmak olduğunu vurguluyor. Buna
neden olan: Tecrübesizlik mi? Korkaklık mı? Tembellik mi? Kendimiz karar verelim. Bazen her
şeyi yaşadığı şehirden veya ülkeden ibaret diye kabullenmiş küçük hesaplar yapan günümüz
memurların dünyası ile Drogo’nun çölü aslında çok benzerlik var mı? Bu soruların ve satırların
gölgesinde insan bazen vazgeçmeli, risk almalı, farklı tercihler ve denemeler yapmalıdır, diye
düşünüyoruz. Hayatını farklı kılmayı çölden gelecek belirsiz bir düşmanla çarpışmaya bağlayan
ana karakterimizin hedefleri basit ve küçük olunca hayatı da bu yönde şekilleniyor. Gereksiz
askerlik kibri ve inatçılıkla bir şeye anlam yüklemenin neticesi kocaman bir hayal kırıklığı
oluyor. Aslında hayatımızın her döneminde yaşadığımız şeyleri bize hatırlatıyor. Buzatti,
hayatın amacını ve pişmanlıklarını kitabın tamamına gömmüş. Nihayetinde düşman da gelmez,
Drogo da kahraman falan olamaz.


Salih BALSATAR
AKYAZI – 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.