SEVME SANATI ÜZERİNE (Salih Baltasar)

Kitap analizine başlamadan evvel Akyazı’da (Sakarya) güzel kitaplarla tanışıp böylesi kültürel etkinliklere katılmama vesile olan Abdullah Korkmaz hocama ve organizede büyük emekler harcayan Nevin Özcan Hanımefendiye şükranlarımı sunuyorum.

Erich Fromm’un bu eserini bitirince kitabın başına şu cümleyi yazdım: “Sevgi insana her şeyi yaptırabilir, bir de sevgisizlik” (Şeker Portakalı) Bu kitabı okuyana kadar Erich Fromm hakkında bir şey bilmiyordum. Ön yargısız ve tarafsız bir süzgeçle okumak için yazarın hayatı ve ideolojisi hakkında hiçbir şey okumadım. Zaten kitabın son elli sayfasında yazarın hayatı ve fikri yapısı (Rainer Funk) sonsöz şeklinde genişçe anlatılmış.

Yahudi kökenli olan yazarımız Siyonizm’i ve diğer bütün dinleri reddederek inandığı tek kutsalın hümanizm olduğunu belirtiyor. E. Fromm’u bir inançla bağdaştırmak gerekirse o da “Hümanizm”dir. Yazarımız kitabına her fâninin kıvrandığı şu soruyla başlıyor: “İnsanın varoluş sebebi nedir?”

Çok hızlı değişen dünyadaki süper varlık insanın bilinçaltındaki “yok olma” korkusuyla oluşan “yalnızlık” ve bunun getirdiği maddesel hırsın maneviyatıyla kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiğini belirten Erich Fromm, can alıcı cümlelerinden “Başarılı insanlar kendilerine eş değil, ganimet arıyorlar” diyerek konuya giriş yapıyor. Kitabın bir çok yerinde S.Freud’tan etkilendiği belli olan yazarımızın en büyük farkı “içgüdü”lere ek olarak ekonomik, siyasi, ve kültürel etkilerin de varlığını kabul etmesidir.


E.Fromm, sevgiyi “olgunlaşmış bireyin kendi bütünlüğünü muhafaza ederek birleşmesi” şeklinde tarif etse de bu kavram, birkaç cümleyle ifade edilebilecek kadar basit değildir. Kitaba başlarken “belli bir olgunluk seviyesi”ne ulaşmayanların sevgi sanatından istifade edemeyeceğini söyleyen yazar, olgunluk için ise kişiliği oturmuş, alçakgönüllü, sabırlı, disiplinli, cesur ve inançlı kavramlarını kriter olarak sunuyor.

İlk bölümde “Sevmek bir sanat mıdır? sorusunu psikolojik ve sosyolojik örneklerle izah etmeye çalışırken sevme sanatındaki başarısızlığı birçok sebebe bağlayan yazar üç büyük gerekçe saymaktadır:

  • Sevginin sevmeden çok sevilme isteğiyle (bencillik) oluşan yetenek değil de bir nesne
  • sorunu olarak görülmesi
  • Çağa, kapitalizme ve yapıya göre değişen “çekicilik” kavramı ve buna bağlı
  • olgunlaşmayan karakterler
  • Ebedi süreceği sanılan yıldırım aşkı, hayal kırıklıkları ve etrafa örülen duvarlar

İkinci bölümde sevgi kuramını ele alan yazar, bunu hayvanlarda var olan içgüdüsel parçalardaki ilişkilerin kalıntıları olarak açıklamaktadır. Zekâ ve düşünce farkıyla ilerleyen insanın kovulduğu cennete dönüş psikolojisiyle tekrar “ayrı kalmama” çabasını verdiğini belirtir. Bu durum, öleceğini bilen insanın yalnız ve ayrı kalma ile sosyal güçler arasındaki çaresiz savaşına sebep olmaktadır. Amaç kopmamaktır. Şöyle özetlemek gerekirse:

Bu bağlantılardan sonraki cendere nedeniyle oluşan suçluluk ve utanç duyguları insanları soyutlanma ve soyutlama denilen kritik eşiğe getirdiğini söyleyen E.Fromm, çözümün kişilik düzeyindeki “BEN”lik duygusuyla doğru orantılı olduğunu savunuyor. Bu düşüncesini ise farklı coğrafyalardaki farklı dinlerde bulunan vird, zikir, kendini adama, kendinden geçiş veya zıddı olan alkol ve uyuşturucu örnekleriyle desteklemektedir. Kısaca topluma ayak uydurma çabasıdır.

Yazarın özellikle Yahudi ve İsevi kaynaklardan verdiği misallerin benzerlerini mensubiyetiyle şeref duyduğumuz İslâmiyet’te ve buna bağlı kaynaklarda da görmekteyiz. Nihayetinde TEVHİD mantığında hepsinin tek kaynaktan geldiğine inanmaktayız. (Tahrife uğramamış orijinal haliyle) Talmut’tan verdiği “Kim bir hayat kurtarırsa tüm dünyayı kurtarmış olur, kim bir hayatı yok ederse dünyayı yok etmiştir” misalini, Mâide Sûresi 32. ayetten zaten biliyoruz.

Bu kısımda “eşitilik” kavramını uzun uzun ele alan yazar, eşitliği “ hiç kimsenin bir başkasının amacına araç olmaması” diye tanımlar. Eşitliğin hayalî olduğu bu çağda günlük maişetiyle robotlaşan insanın (doğumdan ölüme, pazartesiden pazartesiye, sabahtan akşama kadar faaliyetleri düzenlenmiş insan) biricik, tek ve benzersiz bir insan olduğunu anlamasının imkânsızlığını belirten E.Fromm, “sevgiyi varoluş sorununa olgunlaşmış bir yanıt olarak mı, yoksa ortak yaşamın birliği diyebileceğimiz sevginin olgunlaşmamış biçimleri olarak mı ele alıyoruz?” sorusuyla başlar. Bunu da üç anahtar kavramla ele alıyor:

  • Ortak yaşam birliği
  • Mazoşit ve sadist kişilik
  • Eylemler ve tutkular

Sevginin eylem, emek ve tutkuyla bir çözüm olacağını ve olgunlaşmış sevgiyi “kişinin kendi bütünlüğünü koruyarak gerçekleştirdiği birlik” diye tanımlayarak VERME kavramına değinmektedir. Madde de olduğu gibi sevgide de “veren üstünlüğünü” vurgulayan yazar vermek, gücün en üst seviyede anlatımı olduğunu ve çok şeyi olan değil, çok verenin zengin olduğunu belirtmektedir. Efendimiz’in (s.a.v) “Alan el, veren elden üstündür” hadis-i şerifine sadece maddi cihetten bakmazsak Erich Fromm’un her zorlamada İslami çözümlerin kapısına kadar geldiğini ama kapıdan bir türlü giremediğini görebiliriz.

“Eğer sevginiz, sevgi doğurmuyorsa bu sevginizin, sevgi üretmediği anlamını taşır.” diyen yazara bu konuda katılmıyorum. Çünkü yanlış zamanda, yanlış mekânda ve yanlış kişide hebâ edilen eylem ve emekler olmasaydı insan olgunlaşamazdı. Zaten bir sonraki karşılıksız sevgiyle bu cümle çelişmektedir. Fromm, sevme özünün oluşumunu şu dört temel unsura bağlamaktadır:

  • İlgi
  • Sorumluluk
  • Saygı
  • Bilgi

Burada en hassas kavramlardan biri de saygı ile yakın bağı olan “sevgide özgürlük”tür. Fromm şöyle der: Saygı ancak özgürlüğün temelleri üzerinde var olabilir. Bence orta ve yakın doğu ülkelerin kanayan yarası da sevgi özgürlüğünün kavranamamış olmasıdır. Karşılıklı kamplaşma ve ayrılıklara bile sebebiyet veren siyasi, dinî veya tarihî hiçbir şahsiyeti zorla sevdiremediğimiz gibi zorla nefret de ettiremediğimizi anladığımızda bu sıkıntı giderilmiş olacaktır. Çünkü sevgi de nefret de hissîdir. Yazar konuyu “Bunlar zorbalığın değil, özgürlüğün çocuklarıdır” diye Fransız atasözüyle bağlamıştır.

Fromm, olgunlaşmamış benlikte yaralayıcı duyguların oluştuğunu ve şunların ortaya çıktığını vurguluyor: Başkası üzerine egemenlik kurmak, zulmetme ve yok etme dürtüleri. Kendini tanımaya ve bilginin gücüne uzun cümlelerle yer veren yazar, “kendini bil”menin çözüm getireceğini savunarak yine Âşık Yunus’un dizelerine kadar gelmiştir.

İlim ilim bilmektir.
İlim, kendin bilmektir.
Sen kendini bilmez isen
Ya nice okumaktır.

Anne-Babayla çocuk arasındaki sevgi-bağlılık durumunu Tanrı-insan arasındaki sevgi ve bağlılık içinde çerçeveleyen E.Fromm konuyu temelde şu kavramlarla izah etmektedir :

  • İçgüdüsel bağlılık
  • Sevme – sevilme ihtiyacı
  • Çaresizlik ve ceza (Çaresiz kişi yaşamı bağlı olduğu sürece efendisini sever)

Burada en can alıcı cümlelerden biri de şöyledir: Olgunlaşmamış sevgi “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” der. Olgunlaşmış sevgi “Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum” der. Erich Fromm’un “cinsel sevgi iki kişilik yalnızlıktır. Hâlbuki sevdiği kişide bütün insanlığını ve bütün varlığı sevmelidir” diyerek tuhaf bir kısır döngü içinden çıkamadığını göstermektedir. Çünkü savunduğu “dengeli bir şekilde kişiliğin kaybetmeden olgunlaşmış sevgi eylemi”nin gerçekleşmesini isterken bunun sosyal ve kültürel gerçekliklerini de göz ardı etmektedir. İnsanın yalnızlığın üstesinden gelebileceğini bir olma deneyiminin boş bir hayâl olduğunu vurgulamaktadır.

Yazarın iki sayfa değindiği “özgeci” kavramının (kendinden başkasının iyiliğini düşünen) bizdeki karşılığı “Allah rızası için/ meccanen kardeşini sev” düstûrudur. E.Fromm’un yer verdiği Meister Eckhart’ın sevme üzerine “…. Eğer kendinizi severseniz, başkalarını da kendiniz kadar seversiniz … Kendiniz ve diğerlerini aynı şekilde seven kişi yüce ve dürüst bir kişidir …” düşünceleri, bizde şu şekilde bilinmektedir. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek iman etmiş olamazsınız” (M 194 Muslim, Îmân 93) M.Erckhman’ın dediğini çağdaşı Yunus Emre yıllar önce şöyle özetlemişti: YARADILANI SEV, YARDANDAN ÖTÜRÜ.

Tanrı ile olan hissî münasebeti baba-oğul ilişkisinde açıklamaya çalışan Fromm, yine bizdeki “korku-ümit/recâ’a-khavf” kavramlarına kadar gelir. Tanrı-kul arasındaki bağın felsefî ve psikolojik açıklamasını okuduğumuzda Sigmund Freud’un “Totem ve Tabu” kitabındaki fikirleriyle paralellik gösterdiğini görebiliriz. (Totem ve Tabu/İş Bankası Kültür Yayınları) Yazar, Tanrı konusuna uzun bir yer vererek kutsallık ve mutlak hiçlik kavramlarını yine M. Eckhart’ın görüşleriyle açıklamaktadır.

Eckhart von Hochheim (1260–1328) adıyla ve daha yaygın ifadesiyle Meister Eckhart olarak bilinen Alman
teolog, filozof ve mistik. Meister, Paris’te aldığı akademik unvanı göstermektedir. Hayatının sonlarına doğru Papa XXII.
İoannes tarafından sapkınlıkla suçlandı. Eckhart ya hata ettiğini kabul ettiği ya da yazılarının arkasındaki mantığı açıkladığı
için yakılmamış ancak mahkemesi sonuçlanmadan ölmüştür. Eckhart kendisini hem ortaçağ bilgin Latincesi hem de Yüksek
Almanca ile ifade etmiştir. Risalelerinde latince, vaazlarında Almanca kullanmıştır. Eckhart, Dominiken Tarikatı üyesi olan
ve teknik anlamda Thomist olmasına rağmen ortaçağın en etkili Hristiyan Neoplatonistiydi ve kendisinden sonraki büyük
Alman filozoflarını eserleriyle etkilemişti.
Eckhart’ın görüşleri yaygın Hristiyan skolastisizminden farklılık arz etmekteydi. O, yaratılışın neoplatonik Bir’den südur
ettiğini kabul ediyordu. Diğer bir farklılığı da Uluhiyet (God) ile Zât (Godhead) arasında yaptığı cesur ayrımdı. Hayatının
sonlarına doğru Hristiyan ortodoksisine uymayan görüşleri sebebiyle suçlanmış ancak hakkında hüküm verilmeden ölmüştü.
Eckhart kendisini ölünceye kadar Roma Katolik Kilisesinin itaatkâr çocuğu olarak görmüştür. Dini yabancılaşmayı aşmak ve
madde-ruh dünyasının aktüellerinden kurtulmak isteyen mistizmin en büyük kalelerinden Eckhart’a uğramalıdır. O,
Tasavvufdaki Kutublardan Hasan Şazeli’nin iman aşamasına tekabül eden söze dökülemez başka bir fena makamını aynı
eksen üzerinde kazanmıştır. Aynı sözler ve aynı kavrayışla. Gelenekten beslenip geleneğe eklemlenen dini normalin normal
olmayan muhakemesinin yetersizliğini ve içeriden bir göz olarak içkin hesaplar adına uluhiyetin bilinçaltında asla
gerçekleşemeyecek bir sentezini yapma girişiminin imkânsızlığını orta yere koymuştur.

Tanrı kavramında olumlu- olumsuz yönleriyle zıtlık ilkesine değinerek kafada oluşturulan Tanrı’yı tanıyamama veya dinlerin Tanrı’yı tanıttırmama felsefesini eleştirmektedir. “Tanrı’nın ne olmadığını ve ne kadar çok bilinmezse Tanrı’yı o kadar çok
tanır”
(M.Eckhart) hülasasıyla yaklaşır. Hâlbuki İslamiyet Allah’ı zâtî ve subûtî sıfatlarıyla tanıtır. Allah, kendini en güzel şekilde tanıtır. “De ki o Allah tektir. Allah Samed’tir. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey ona denk değildir.” gibi en yüce ve anlaşılır sıfatlarla kendini bildirmektedir. Bizler de Allah’ın güzel isimlerini ezberleriz.

“Tanrı’yı severek onun içinde kaybolurum” diyen Meister Eckhart’ın Tanrı sevgisindeki “olma” ve “bütünleşme” kavramları bizdeki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd kavramlarıyla açıklanabilecek bir Tanrı-sevgi bağlılığıdır.

Üçüncü bölümde çağdaş batı toplumunda sevginin yozlaştırılması konusunda ele aldığı anahtar kelimeler: Kapitalizm, emek, meta, emek pazarı, üretim, sermaye. Çağdaş kapitalizmin gelişmiş ve güçlü çarkları içinde koyunlaşmış veya robotlaşmış insanların hiçbir otoriteye, ilkeye karşı gelmeksizin iyi-kötü kavramlarına kendileri bile karar vermezken olgunlaşmış bir karakter sevgisi beklentisinin çok zor olduğunu belirtilmektedir. Tüketen ve sürekli düş kırıklığı yaşayan bir emiciyi Huxley’in tarifiyle anlatmaktadır: “Karnı tok, sırtı pek, cinsel yönden doygun, kişiliği gelişmemiş ve yüzeysel ilişki kuran”. Hatta daha da ileri giderek Böylesi bir sevgi, zorunlu olarak çağdaş insanın bu toplumsal yapısına göre biçimlenmiştir. Otomatlar sevemezler. Onların sevgileri sadece “kişilik paketlerini” değiştirerek ucuza kapatmaya çalışırlar. Karakter değiş tokuş etmek, almak, tüketmek, değiştirmek üzerine kuruludur.” der.

Fromm. “cinsel” birliktelik konusunda da kesin bir çözümün bulunamadığını ve toplumsal şartlara göre tarih boyunca değişiklik gösterdiğini belirtmektedir. Mesela çiftler arasındaki karşılıklı uyumun I. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllara kadar karşılıklı doyum olduğu düşünüldü. Hatta bunun için farklı teknikler ve fanteziler geliştirilip denendi. Hâlbuki sevgi, yeterli cinsel doyumun sonucu değildir. Cinsel teknik sevginin sonucudur. S. Freud gibi mantıksız sevgiyle oluşan tam cinsellik gibi bakmayan yazar amacın bu olmadığını, ikili uyum ve yalnızlıktan kaçmak olduğunu vurgulamaktadır. Freud ise “aktarma sevgi”den bahseder ve âşık olmanın aptallık olduğunu savunur.


İkili ilişkilerde psikanaliz evrelerinde görülen bir takım rahatsızlıklar anlatılır. (0-6 yaş arası travmalar, nevrozlar, korkular, anne-baba kıskançlığı, anal ve oral dönem sıkıntıları) Ama çocukluğa gidilmeyen sıkça görülen şöyle bir sıkıntıdan bahsedilmektedir: PUTLAŞTIRMA (büyük âşk) Eğer kişi kendi güçlerinin üreticisi biçiminde bir BENLİK duyacak düzeye gelmemişse, sevdiği kişiyi putlaştırmak ister. Kendi güçlerine yabancılaşmıştır, onları seçtiği kişide arar, ona tapar, onu bütün mutluluğun, ışığın, sevginin kaynağı olarak görür. Hiçbir PUT kendisine tapan kişiye kendinden beklenenleri veremeyeceği için geçen zamanla birlikte düş kırıklıkları başlar ve çare olarak yeni bir put aranmaya başlanır. Aklımıza mallarınız, eşleriniz ve evlatlarınız sizin imtihanlarınızdır” minvalindeki ayetler ve Efendimiz’in “Sevdiğin kişiyi ölçülü sev. Bir gün gelir o insan gözünde sevimsizleşir de önceki aşırı muhabbetinden dolayı elemin iyice ziyadeleşir.”(Tirmizî, Birr-59) sözleri geliyor.

Fromm şöyle devam etmektedir: Bir başka yalancı sevgi türü “duygusal sevgi” olarak isimlendirilir. Bu sevgi aslında bir fantezi olarak yaşar, hiçbir zaman orada ya da burada gerçek bir insana karşı duyulmayan masal ve filmlerde olan hayallerdir. Bir başka hasta sevgi biçimi de insanın kendi sorunlarında kaçmak için izdüşümü metodunu kullanarak sevdiği insanın eksik ve zayıf yanlarıyla ilgilenmesidir. Bu durumda kişi grupların, milletlerin, tarikat, grup veya dinlerin davrandıkları gibi davranırlar. Kendi kusurlarına aptalca bir neşeyle göz yumarken, karşıdakinin en ufak
kusuruna bile çok hassas davranır.

İki insanın birbirlerini varlıklarının temelinden yaşaması, kendi kendilerinden kaçmak yerine birbirleriyle bütünleşmeleridir. Sevginin varlığının tek bir kanıtı vardır: Bağlılığın derinliği, seven kişilerin her birinin ilgisindeki canlılık ve güçlülük; işte sevginin sunduğu meyve bundandır. Otomatlar birbirini sevemedikleri gibi Tanrı’yı da sevmezler. Bugün Tanrı sevgisinin yozlaşması, insan sevgisinin yozlaşması düzeyine ulaşmıştır. Din, insana iş dünyasında yardımcı olmak için psikoterapi ile işbirliği yapar. Çağdaş psikiyatristler daha fazla müşteri çekmek için nasıl mutlu olmayı öğütlüyorlarsa, bazı papazlar da mutlu olmak için Tanrı’yı sevin diyor. “Tanrı hep yanımızda olsun”un anlamı, “Tanrı’yla sevgide, adalette, doğrulukta bir olmak yerine, onunla iş ortağı olun”dan başka bir şey değildir.

Dördüncü kısımda sevginin uygulanması konu edilmiştir. Sevmek, kişinin sadece kendisi için ve tek başına edinebileceği bireysel bir deneyimdir. Fromm bu sevgi sanatının uygulanması için aşağıdaki unsurların çok dikkatli bir şekilde hayatına uygulaması gerektiğini vurgulamaktadır:

  1. Disiplin
  2. Yoğunlaşma ve Dikkat
  3. Sabır

Kişi disiplini bir yaşam biçimi haline getirmelidir. Yoğunlaşmada en önemli adım ise kişinin okumadan, radyo dinlemeden (günümüzde internet, oyun ve TV), sigara ve içki içmeden yalnız kalabilmeyi öğrenebilmesidir. Bu becerinin sevme becerisi için ön koşul olduğunu belirtiyor. (Burada yazara katılmıyorum. Hatta yazar şu cümleyi de eklemektedir)

“Mantığa aykırı görünse de yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur.” Yoğunlaşma, samimiyet getirir. Samimiyet ise karşıya tesir edecek gerçek bir sevgiyi ortaya çıkarır. Yoğunlaşma, önem vermektir. Yoğunlaşmayı en çok, birbirini seven iki insan yaşayabilir. Mesela daha yüksek seslere uyanmayan anne, bebeğinin ağlama sesine uyanır. Bu yoğunlaşma ve dikkattir.

“Sevginin kazanılması için en önemli koşul kişinin kendi narsisizmini yenmesidir” diyen E.Fromm, bu konuda normal insanlarda bile bencillik nedeniyle mantıklı düşünememe ve basitte olsa narsis kırıntıların olduğundan bahseder. Doktor –hasta randevusunda “kendisi zaman kazandığına göre doktorun da zaman kazandığını düşünmesi, kadının evinin yakın olmasının doktora zaman kazandırmadığını anlayamaması” örneğiyle de bunu desteklemektedir. Böyle insanların tek gerçeği yalnız kendileridir. Bundan çıkış için de “nesnel düşünce” ve “alçak gönüllülük” durumlarını açıklamaktadır. Nesnel düşünce becerisi akıllılıktır, düşünmenin ardındaki durum ise alçakgönüllülüktür. Fromm daha da ileri giderek
“Sevgi, narsisizmin hemen hemen olmadığı alçakgönüllülüğün, nesnelliğin ve düşüncenin gelişmekte olduğu yerde vardır. Kişi bütün yaşamını bu amaca adamalıdır” der.

Fromm, sevgi ve davranış kalitesinin, olgunlukla ve sağlıklı bir geçmişle doğru orantılı olduğunu anlatmaya çalışırken aklıma Frida Kahlo’nun şu sözleri geldi: “Birinin beni çok sevmesi, benim için pek bir şey ifade etmiyor. Ben daha çok nasıl sevdiğiyle ilgileniyorum.
Mühim olan yormadan sevmek, güzel sevmek.”

Bu kısımda “inanç” kavramını ele alan E.Fromm şu sorularla giriş yapar: İnanç nedir? İnanç, mutlaka Tanrı’ya ve dînî doktrinlere inanmayı mı gerektirir? İnanç, mantıklıdüşünmeye aykırı ya da ondan kopmuş bir şey midir? Bu sorunu anlamak için kendince şu şekilde bir taksimat yapmıştır:

  • Akıllı ve mantıklı olmayan inançlar (sadece boyun eğilen,sorgulanmayan)
  • Akıllı ve mantıklı olan inançlar (kendi düşünce duygu deneyimleriyle kökleştirilen)

Bunu desteklemek için Kopernik, Kepler, Galileo, ve Newton gibi bilim insanlarından misaller vermektedir. Mantıklı olmayan inanç, bir otorite ya da çoğunluk onayladığı için kabul edilir. Otoritenin ya da çoğunluğun fikrini göz önüne almadan, kişinin üretken düşünce ve gözleminden doğal özgür yargılarında temellenen inancın ise mantıklı olduğunu vurgular. İslâm kelimesinin teslim manasını hatırlayarak kâinattaki mükemmel nizamı düşünüp göremediğimiz tek ve yüce yaratıcının varlığını destekleyen ve O’nun imanımızı güçlendirecek milyonlarca ispatını da unutmamalıyız. Ona söz verdik ve sözümüzü tutmaya çalışıyoruz. İşte burada “söz verebilme becerisi” üzerine E.Fromm, F. Nietzsche’den alıntı yaptığı “insan söz verebilme kabiliyetine göre tanımlanabilir, inanç insanın varoluşunun bir koşuludur” demiştir. Sevgiyle ilişkisi: Kişinin kendi sevgisine olan inancı, başkalarında sevgi yaratabilme ve bu sevginin geçerliliğidir.

E. Fromm’un “sevgi-inanç” bağlamında en önemli çözümlerinden birinin “koşul sağlanması” olduğunu görmekteyiz. Eğitim, bir çocuğa özel yeteneklerinin farkına varması için yardım etmektir. Eğitimin zıddı yönlendirmektir. … Bir çocuğa duyulan inanç gibi bu da özel yeteneklerinin geliştirilmesi için uygun koşullar yaratıldığında insanoğlu için eşitlik, adalet, sevgi üstüne temellendirilmiş bir toplum düzen kurma yeteneğine sahip olduğu inancından kaynaklanır. İnsanoğlu henüz böyle bir düzen oluşturamamıştır…

Fromm şöyle devam etmektedir: Zor ve inanç birbirlerinin tam karşıtı oldukları için, düşünsel inanç üstüne temellendirilmiş bütün dinî ve siyasî sistemler zora dayanmaya başladıklarında güçlerini yitirir. İnanç ve cesaretin uygulaması küçük detaylarla başlar. İnançlı
olmak cesur olmayı, tehlikeye atılabilmeyi, acı ve düş kırıklığına hazırlıklı olmayı gerektirir. Emniyet ve güvenliği yaşamının birinci şartı sayanlar inançlı olamaz. Kendini koruma sistemleri içine hapseden, mal mülk biriktirmenin emniyet olduğunu sanan kişi kendisini bir tutkuya dönüştürür. Sevmek veya sevilmek, çok önemli bazı değerleri düşünmek ve bu değerler için her şeye son verecek adımı atmak için cesaret gerekir. Bilinçli olarak sevilmemekten korkan birinin aslında bilinçaltında sevmekten korktuğunu fark etmelidir.

Fromm, ayrıca dinî manada dürüstlük ahlakıyla altın kural ahlakının çatıştığını ifade eder. Bunu komşu sevgisi ve komşuyla olan ilişkiler örneğiyle açıklar. Bu durumun karıştırılmaması gerektiğini söyler. Genel kural: Başkalarının sana davranılmasını istediğin gibi davran. Altın Kural: Başkalarıyla yaptığın alışverişte dürüst ol. Bu kısımda sevginin uygulanması için dürüstlük ve sevgi arasında ayrımın yapılması gerektiğini belirtir ve kitabını şu cümlelerle bitirir: Sevgiden söz etmek “boş öğütler vermek” değildir, çünkü sevgiden söz etmek en basitinden en temel ve gerçek ihtiyaçtan söz etmek demektir.

Biz de şöyle bitirelim: Kişi, sevdiğiyle beraberdir.

Salih BALSATAR
Kasım – 2021
Akyazı

The Art of Loving

SEVME SANATI ÜZERİNE (Salih Baltasar)” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir